Beşiktaş 3 - 0 Elazığspor
19 Eylül 2012 Çarşamba
Sevemez Kimse Seni...
Etiketler:
2012-2013 Spor Toto Süper Lig,
Elazığspor,
Serendipity,
sevemez kimse seni
12 Eylül 2012 Çarşamba
Çünkü askerler böyle istedi
12 Eylül'ün futbolcu mağduru
1981'deki kupa finalini Ankaragücü ve Boluspor oynadı. Evren
statüyü değiştirmişti; kupayı alan 1. Lig'e çıkacaktı. Rövanşta Boluspor'a
kupayı getirecek golü Minas 35 metreden attı ancak hakem iptal etti. Minas,
"Çünkü askerler böyle istedi" diyor.
12 Eylül 1980 darbesi nedeniyle yargılanan Kenan Evren'den,
"Kunta Kinte" lakaplı eski futbolcu Minas Asa da şikayetçi. Asa, "1981'de
takımım Boluspor, Ankaragücü ile Türkiye Kupası finali oynadı. K upayı alan
birinci lige çıkacaktı. Tribündeki üst rütbeli askerlerin baskısıyla attığım
nizami golü iptal ettiler. Ankaragücü'nün kupayı almasını sağladılar. O gol
verilseydi heykelim dikilecekti. Bolu'da efsane olacaktım. Evren'i Allah'a
havale ediyorum" diyor. 1980-81 sezonuydu. Kunta Kinte lakaplı Minas Asa;
Rıdvan, Sercan ve Halil İbrahim gibi efsane isimlerle birlikte 1. Lig takımı
Boluspor'da oynuyordu. Boluspor tarihinde ilk kez Türkiye Kupası finaline
yükselmişti. Rakibi ise, 12 Eylül darbesini yapan Kenan Evren ve arkadaşlarından
'torpilli' olduğu iddia edilen Ankaragücü'ydü. Bu iddianın arka planında
Evren'in talimatıyla yapılan yeni bir düzenleme yatıyordu. Türkiye Kupası'nı
alan takım otomatik olarak Birinci Lig'e çıkacaktı. Ankaragücü ise bir süredir
2. Lig'de mücadele ediyordu. O dönemin tek söz sahibi askerler ise bu duruma
müdahale ederek statüyü değiştirmişti. Kupa finalinin ilk maçı 6 Mayıs 1981'de
Ankara'da oynanmıştı. Maçı Boluspor 2-1 kaybetmişti.
GOLÜ VERDİ AMA...
O maçta Boluspor adına atılan tek golü Ermeni futbolcu Minas kaydetmişti. İkinci maç ise 13 Mayıs'ta, Bolu'da oynandı. Bolu'ya tek gol yetiyordu. 17 bin kişilik stadyum hıncahınç dolmuştu. Maçın 84'üncü dakikasında 35 metreden attığı şutla takımını öne geçirdi Minas Asa. Hakem Sadık Deda önce golü verdi, ardından yan hakemin ısrarla yanına çağırmasıyla iptal etti. Herkes şoktaydı. İddiaya göre, tribünde oturan üst rütbeli askerler, yan hakeme "İptal ettir golü" diye baskı yapmıştı. Böylece Kenan Evren, Türkiye Kupası'nı Ankaragücü'ne verdi. 3 Haziran'da Devlet Başkanlığı Kupası'nı da alan takım Birinci Lig'e yükseldi.
ONU ALLAH'A HAVALE EDİYORUM
Minas Asa, aradan yıllar geçip de 12 Eylül darbecilerine dava açılınca, ilk kez konuştu. Asa, o gün yaşananları şöyle anlattı: "Bolu'da oynanan maçın ilk yarısı 0-0 bitti. İkinci yarıda iki takım da gol için bastırıyordu. Nihayet aradığımız golü benim ayağımdan bulduk. Dakikalar 84'ü gösteriyordu. Bizim kaleci uzun bir degaj yaptı. Top havadan gelirken, yere düşmesini beklemeden, kafamla Halil İbrahim'e pas verdim. O da hiç beklemeden topu önüme düşürdü. Önümdeki defans oyuncusunun dengesi bozuldu. Yaklaşık 35 metreden, çok sert vurdum. Kaleci Adil topu ancak ağlarda görmüştü. Hakem Sadık Deda orta sahaya koştu. Bizde bir sevniç ki sorma, taraftarlar çığlık çığlığa. Ne olduysa golden sonra oldu. Tribünlerdeki komutanlarla konuşan yan hakem, Sadık Deda'yı yanına çağırdı. Golün üzerinden 3-4 dakika geçmişti. Deda düdük çaldı ve pozisyonun ofsayt olduğuna karar verdi. Gol iptal oldu. Maç berabere bitti ve Anakaragücü, kupayı Kenan Evren'in elinden aldı. Attığım nizami gol geçerli sayılsaydı Bolu'da efsane olarak anılacaktım. Kenan Evren heykelimin dikilmesine engel oldu. Evren'i Allah'a havale ediyorum..."
GOLÜ VERDİ AMA...
O maçta Boluspor adına atılan tek golü Ermeni futbolcu Minas kaydetmişti. İkinci maç ise 13 Mayıs'ta, Bolu'da oynandı. Bolu'ya tek gol yetiyordu. 17 bin kişilik stadyum hıncahınç dolmuştu. Maçın 84'üncü dakikasında 35 metreden attığı şutla takımını öne geçirdi Minas Asa. Hakem Sadık Deda önce golü verdi, ardından yan hakemin ısrarla yanına çağırmasıyla iptal etti. Herkes şoktaydı. İddiaya göre, tribünde oturan üst rütbeli askerler, yan hakeme "İptal ettir golü" diye baskı yapmıştı. Böylece Kenan Evren, Türkiye Kupası'nı Ankaragücü'ne verdi. 3 Haziran'da Devlet Başkanlığı Kupası'nı da alan takım Birinci Lig'e yükseldi.
ONU ALLAH'A HAVALE EDİYORUM
Minas Asa, aradan yıllar geçip de 12 Eylül darbecilerine dava açılınca, ilk kez konuştu. Asa, o gün yaşananları şöyle anlattı: "Bolu'da oynanan maçın ilk yarısı 0-0 bitti. İkinci yarıda iki takım da gol için bastırıyordu. Nihayet aradığımız golü benim ayağımdan bulduk. Dakikalar 84'ü gösteriyordu. Bizim kaleci uzun bir degaj yaptı. Top havadan gelirken, yere düşmesini beklemeden, kafamla Halil İbrahim'e pas verdim. O da hiç beklemeden topu önüme düşürdü. Önümdeki defans oyuncusunun dengesi bozuldu. Yaklaşık 35 metreden, çok sert vurdum. Kaleci Adil topu ancak ağlarda görmüştü. Hakem Sadık Deda orta sahaya koştu. Bizde bir sevniç ki sorma, taraftarlar çığlık çığlığa. Ne olduysa golden sonra oldu. Tribünlerdeki komutanlarla konuşan yan hakem, Sadık Deda'yı yanına çağırdı. Golün üzerinden 3-4 dakika geçmişti. Deda düdük çaldı ve pozisyonun ofsayt olduğuna karar verdi. Gol iptal oldu. Maç berabere bitti ve Anakaragücü, kupayı Kenan Evren'in elinden aldı. Attığım nizami gol geçerli sayılsaydı Bolu'da efsane olarak anılacaktım. Kenan Evren heykelimin dikilmesine engel oldu. Evren'i Allah'a havale ediyorum..."
"MAÇ BİZİM" "Kunta Kinte" Minas sözlerini şöyle sürdürdü:
"Maçtan bir gün önce Boluspor'un kamp yaptığı tesisin önünde olağanüstü bir
hareketlilik vardı. Resmi plakalı araçlardan üniformalı askerler iniyordu.
Genelkurmay'dan üst rütbeli subaylar, valiyle birlikte bizi ziyarete geldi. Hiç
unutmam, Tatar Selahattin, ben, yardımcı antrenör 'Japon Rıdvan' dışarı çıktık.
Askerlerden biri 'Yarınki maç için hiç umutlanmayın, maçı kazanamazsınız' dedi.
Şaka sandık önce ama asker ciddiyetini bozmuyordu, hiç şaka yapar gibi bir hali
yoktu. Maçta yaşananlar kampta rütbeli askerlerin söylediklerini doğrulamıştı."
Karabük, Bursa, Bolu, Adana Demirspor ve Eyüp'te futbol oynadığını belirten Asa,
"Her iki ayağımı da kullanıyordum. 11 yıl profesyonel futbol oynadım. Sezon
başına ortalama 15 golüm vardı. O maçta maddi manevi büyük kaybım oldu. Bana,
'Efsane Minas' diyorlar. Bolu'ya her gittiğimde omuzlara alıyorlar. Deda o golü
verseydi tarihe geçecektim" diye konuştu.
KUNTA KİNTE LAKABININ
HİKÂYESİ1980'li yıllarda, kölelik konusunu işleyen 'Kökler'
herkesin takip ettiği bir diziydi. Minas 'Kunta Kinte' lakabı için, "Kısa
saçlıydım. Takımda sağ bek oynayan İbrahim bana, 'Sen Kunta Kinte'ye çok
benziyorsun' dedi. Öyle kaldı adım. Maçta uzun top atarken bana 'Kunta' diye
bağırırdı arkadaşlarım" diyor.
'MÜDAHALE YOK O GOL
OFSAYTTI'
Kupa finalini yöneten hakem Sadık Deda, "Golü, ofsayt olduğu
için iptal ettim" diyerek iddialara yanıt verdi. Yaşananları 31 yıl sonra net
hatırlamasının mümkün olmadığına dikkat çeken Deda sözlerini şöyle sürdürdü:
"Golü yardımcı hakemimin bayrağıyla iptal ettim. Stadyumda her iki takımın
taraftarları da vardı. Askerle konuşup golü iptal ettiğim iddiası doğru değil.
Çok güzel bir maç yönettim. Yardımcı hakemlerim kimdi hatırlamıyorum. Ben golü
iptal ettiğimde top kaleye gitmemişti bile. Aktif alanda bulunan bir Bolu
oyuncusundan dolayı iptal kararımı vermiştim. Müsabakanın bitiminde bir
gerginlik olmadı. Askerle falan konuşmadım. Böyle birşey olmaz, olamaz."
Etiketler:
12 Eylül,
AnkaraGücü,
Cunta,
Faşizm,
Görmek istemediklerimiz,
Kenan Evren,
şike
11 Eylül 2012 Salı
Niçin Statlara Gitmiyoruz?
Ahmet Orhan - Bir ülkenin futbol ülkesi olup
olmadığını anlamak için futbolun oynandığı yerde izlenme oranına bakmak
yeterli. Türkiye sohbet ortamlarının ilk iki maddesinin siyaset ve futbol
olmasına rağmen, yayıncı kuruluş tarafından bu alana akıl almaz bir kaynak aktarılmasına
rağmen ve hatta derbi günleri ülkede hayatın durma noktasına gelmesine rağmen
ülkedeki statların doluluk oranı şaşırtıcı bir biçimde düşük.
Zaman zaman futbol yorum
programlarında da bir eleştiri olarak gündeme gelir bu konu. Karşılaştırmalı
olarak bakıldığında Premiere League’in stat doluluk oranı %92,2. En dolu
tribünlere oynayan ikinci lig olan Bundesliga’da ise oran %89,6. Türkiye’de ise sadece 4 büyüklerin
statlarının doluluk oranı %60’lar civarında. Bu ortalamaya Süper Lig’de top
koşturan diğer 13 takımın statlarını da dâhil edince sonuç çok daha vahim
oluyor.
Maça mı 1 Mayıs’a mı?
Türkiye’de oranların düşük
olmasındaki önemli faktörleri düşünecek olursak ekonomik koşulların belirleyici
olduğunu göz ardı edemeyiz. İkinci bir faktör de statların fiziki koşulları,
trafik sıkışıklığı, otopark sorunu, giriş çıkışlardaki yığılma vb. Statların
asayişi algısı da insanları uzak tutan faktörlerin başında geliyor. Güvenliğin
polisle sağlanmaya çalışıldığı statlarda ya göz yumma nedeniyle ya da aşırı önlemlerden
kaynaklanan sorunlar yüzünden Türkiye’de “maça gitmek”le Taksim’de 1 Mayıs
gösterilerine katılmak arasında pek bir fark kalmıyor. Bu sezonun ilk derbisi
olan Beşiktaş – Galatasaray maçında aşırı önlemlerin kendisi maç girişinde pek
çok tatsız olayların yaşanmasına neden oldu. Kapı önlerine çekilen polis
otobüsleri nedeniyle labirentlerden tek sıra halinde ilerlemeye çalışan
taraftarların tansiyonu durduk yere yükseltilmiş ve sonucunda gözaltılar
yaşanmış oldu.
1989’da Hillsborough’da FA Cup
yarı finalinde karşı karşıya gelen Liverpool ile Nothingam Forest, futbol
tarihinin en acı olaylarından birisine şahit oldu. Aşırı izdiham ve yanlış
güvenlik önlemleri nedeniyle 94’ü statta ikisi sonradan olmak üzere tam 96
Liverpool taraftarı hayatını kaybetti, yüzlercesi yaralandı. Meşhur Taylor
Raporu, olayın nedenlerini şöyle özetliyordu: “… OIay günü sorumlu otoriteler gevşek ve kayıtsız davranmışlar,
gerekli güvenlik önlemleri alınmamış ve polis taraftarlara kötü davranmış idi.
Rapor aynı zamanda futbol kulüplerinin geleneksel yapısının bu tür olayları
önlemedeki zaaflarını da ortaya koyuyordu. Kulüpler genellikle profesyonel
beceri düzeyi düşük amatör kadrolar tarafından yönetilmekte idi ve bunlar
kapasitelerinin üzerindeki sorumluluk alanlarına sahip çıkmakta güçlük
çekiyorlardı. Kulüplerin şirketleşmiş olması ve patronluk sistemi ile
yönetilmeleri onları daha etkin ve verimli bir düzeye getirmemişti” (Kutlu
Merih, http://www.futbolekonomi.com/).
Bununla birlikte, AB yasaları
gereği birden fazla yayıncı kuruluşun yayınladığı maç programında da
düzenlemeler yapıldı. Yayıncı kuruluşlar bir takımın maçlarının 26’sında
fazlasını 10’undan da azını yayınlayamayacaklardı. (Kaynak: İsmail Şayan,
Hayatım Futbol Sayı 44, www.hayatimfutbol.com)
Böylece Taylor raporundan sonra
oturulur hale gelen statlar her sezon sonunda yenilenerek seyirci için daha
konforlu ve güvenli hale getirilmeye başlandı. Bu sürecin endüstriyel futbol ve
seyirci/taraftar geriliminde tartışılması pek çok mecrada hala sıcak bir gündem
olma özelliğini koruyor. Ancak statlarda daha konforlu ve daha güvenli maç
seyrediyor olmak için taraftarlığı seyirciliğe kurban ediyor olmamız
gerekmiyor. Taraftarlar da müşteri olmak zorunda kalmadan en iyisini hak
ederler elbette.
6 Temmuz 2012 Cuma
Bağrına Taş Basmak
Serendipity- Son 6 ayda Beşiktaş adına yaşanan
ne varsa aslında kah güldürdü kah öldürdü. Siyahı da var beyazı da.
Sezon başında Demirören sultasından
kurtulmak için en dibe varmaya razı olacak hatırı sayılır bir taraftar grubu
vardı. Zaten dibe vurulmuştu; ama -mış gibi yapılarak idare ediliyordu uzun
süredir.

Demirören’in bir futbol mucizesi
olarak adlandırılacak biçimde Federasyonun başına geçmesiyle; artık -mış gibi
yapan kimse kalmadı ortalıkta. Takke düşünce zaten bildiğimiz kel göründü. İşte
bu dibin dibini kazıyan kel durum umutsuzluk yerine bir bayram havası estirdi
ortalıkta. İbrahim Altınsay ve FEDA hamleleri güneşe doğru yürümeye azimli
taraftarı daha da heveslendirmişti. UEFA’ya yapılan ilk savunma ve “biz yeni
bir yönetimiz, eski yönetimin hatalarını kabul ediyor ve tekrarlanmayacağını
garanti ediyoruz” açıklaması aynı zamanda içeriye de bir mesajdı. Tüm bunlar
olup biterken Milangaz gölgesinde bile olsa basketbol takımının adım adım zirveye
yolculuğu, “ayağa kalktık, geliyoruz” diye coşturuyordu hepimizi.

Samet konusunu bir sonraki
paragrafa bırakmak üzere stat konusunda bir iki söz söylemek gerek. Türk
Telekom Arena (ki bence adı Ali Sami Yen’dir) konusunda Beşiktaş taraftarının muhatabı
Galatasaray taraftarı; Beşiktaş yönetiminin muhatabı Galatasaray yönetimidir! Bakanla,
başbakanla futbol âlemi arasında kalın bir çizgi olmalıdır. İnönü (Şeref Bey)
nasıl bizimse TT Arena (Ali Sami Yen) da Galatasarylıların evidir. Adam seni
evine almak etmek istemiyorsa araya patronları sokup zorla girmeye çalışmanın âlemi
yok. İstenmiyorsan uzak dur. Yarın bir gün, bugünkü gerilimi iş edinen iki üç
ergen Taksim’de birbirine girip, arbededen bir bıçak darbesiyle mağlup
ayrılacak olan tarafın vebali boynunda olur.

Bu sezon bağrıma taş basıyorum. Kombine
konusu belli değil ama alsam da almasam da bu yıl benim için Beşiktaş yılı
değil.
Etiketler:
2012-2013 Spor Toto Süper Lig,
Samet Aybaba;
13 Haziran 2012 Çarşamba
Bir Emanetçi Olarak Mustafa Denizli
Serendipity-
Fikret Orman
göreve geldiğinde 8 yıllık bir kâbustan uyanmışçasına her şeyin çok iyi
olacağına ilişkin çocuksu bir mutluluğa kapılmıştık. Sanırım, Orman başta olmak
üzere yeni yönetimin tüm elemanları da aynı şeyi hissediyorlardı. Ancak günler
ilerledikçe durumun tahmin edilenden de vahim olduğu ve öyle bir iki sezonda
düzeltilemeyeceği anlaşıldı. Ne de olsa kozmik odaya girilmişti ve tüm kirli
çamaşırlar oradaydı.
Kulüp
aleyhine açılan davalar, bir türlü denkleştirilemeyen bir bütçe, vergi
kaçakçılığı suçlamasının üzerine bir de Avrupa’dan men gelince yönetim de biz
de çocuksu düşten uyanmış olduk. Futbolculardan talep edilen indirim sonucunda
kimlerin kalacağı bile belli değil henüz. Yönetimde birer Truva atı gibi duran bazı
yöneticilerin her adımı sabote etmeye çalıştığını da düşünürsek, Fikret
Orman’ın kendisini nasıl bir kuyunun içinde bulduğunu tahmin etmek zor
olmayacak. Ha bir de şike sürecinin UEFA’dan nasıl döneceği konusu var elbette.
1 Mayıs’ta
UEFA’dan çıkan “geçici” af, Orman yönetiminin özgüvenini şişirmiş ve bir iki
gün önce gönüllü personel olarak aldıkları İbrahim Altınsay ile –bence- samimi
bir biçimde projeler üretmek için düğmeye basmışlardı. Gel gör ki, işler öyle
yürümedi. Cem Bilge ve Altınsay’ın istifaları başkanın zaten değişmekte olan stratejisini
uygulamaya koyması için bir fırsat yaratmış oldu.
Önümüzdeki
birkaç yıl boyunca hem kulübü düzlüğe çıkarmak hem yeni stat yapmak hem de
sportif başarı kazanmak hiç mümkün görünmüyor. Ama biliyoruz ki, sportif başarı
yoksa kelle avına çıkmış yönetici, gazeteci, digitürkçü kim varsa bir anda tepenize
çöreklenir ve hiçbir projenizi hayata geçiremezsiniz.
İşte böyle
bir durumda Mustafa Denizli’nin akla gelen ilk isim olması çok normal. 2009’un
çift kupalı hocasının asıl başarısı o kupalardan çok yönetimle kamuoyu arasında
bir tampon bölge oluşturmasıydı. Oynattığı futbol eleştirilse bile hiç kimsenin
itiraz edemeyeceği bir yönetici olarak Denizli ismi, eğer anlaşma sağlanırsa, başkana
ve yönetime geniş alanlar bırakacak gibi görünüyor. Bu geniş alanların
değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini göreceğiz. Ama kesin olan şey şu ki, o
çocuksu mutluluğun vaat ettiği “yeniden yapılanma” Mustafa Hoca’yla birlikte başka
bir bahara bırakılmış olacak. Hoca eldeki malzemeyle takımı kurar, çıkar
oynatır. Başarı gelirse ne ala; ama gelmezse de bir paratoner olarak Denizli,
yönetime üç maymunları oynama şansı verir. Eğer bu birliktelik beklenmedik bir anda
sekteye uğramazsa ve bu zaman zarfında kulübü hukuksal ve ekonomik olarak düze
çıkarmaya çalışacak olan yönetim bu çabasında ilerleme kaydederse ancak o zaman
“yeniden yapılanma” gündeme gelebilecek.
Yani cenazeye
gitmek için çocukları komşuya bırakır gibi, zor günlerde futbol şubesi
güvenilir bir emanetçiye teslim edilecek.
Yeniden yapılanma,
altyapıyı belli bir felsefeyle oluşturma ve genç takımlarla A takım arasındaki
sağlıklı köprüyü kurma işi, pek çoğumuzun düşündüğünün aksine büyük bir yatırım
gerektiriyor aslında. Hem maddi hem de entelektüel bir yatırım. Böyle düşünüldüğünde
Altınsay’ın göreve erken gelmiş ve yine çok erken gitmiş olduğunu söylemek
mümkün. Yazık oldu.
Etiketler:
2012-2013 Spor Toto Süper Lig,
Mustafa Denizli,
Serendipity
15 Mart 2012 Perşembe
Büyük Ünlü Uyumu: CARVALHAL
Serendipity - Geldiği gün pek gürültü koparmasa da Digiturk’un sezon
öncesi teknik adamları topladığı programda Carvalhal bütün dikkatleri üzerine
çekmişti. Şansal’ından (kekeç kekeç ıkınması) Rıdvan’ına (Aureillo’ya Oleryo
deyişi) yabancı topçu isimlerinde çuvallayan basınımızın en büyük derdi Carlos
Carvalhal diyemeyişi oldu. Birden hocanın soyadının okunuşunun çok zor olduğu
fikrinde birleşildi. Allahtan hoca imdada yetişti de “bana Carlos deyin yeter!”
diyerek rahatlattı tayfayı.
Bunu duydular ya, başta Şansal’ın Sami Yen sansarı Ömer Güvenç yıllarca karşılarında süklüm
püklüm ezildiği teknik direktörlerin hıncını almaya başladı. “Karlos takımın
oyunundan memnun musun la bebe!” tadında her maç sonrası ezikliğini törpüledi
durdu. Tüm o insaniyetli tavrına rağmen aynı zamanda zeki de olan Carvalhal hiç
ara vermeden, takım elbise altına giydiği (kamera boydan almıyor ya) spor
ayakkabıları yapıştırdı Güvenç’in suratına “bak yine o uğurlu ayakkabılarını
giymişsin”.
Halbuki adamın adı sadece 3 hece KAR-VAL-HAL. Hem büyük ünlü
uyumuna da uygun. Ama KAR-LOS da olur tabi. Sevdiğimiz isimlerdendir.
Eğer bu akşam Madrid maçında (tur önemli değil) iyi bir
performans koyarsa ortaya benim yazımın başlığı hazır “ÇAKAL KARLOS”.
Etiketler:
Athletico Madrid,
Carlos Carvalhal,
Çakal Carlos,
Serendipity,
UEFA 2011-2012
27 Ocak 2012 Cuma
İki kupanızı da fenerbahçenizi de alıp gidiniz!
Tavrımız Rıdvan Akar gibidir:
Çarşı neden Demirören söylemine karşı değil?
Beşiktaş taraftarı olarak
bizler kendimizi Çarşı olarak bilinen o büyük şemsiyenin altında hissederiz.
Zira Çarşı pek çok konuda bizim adalet ve vicdanımızla örtüşen bir duruş
sergilemiştir. Bunun son örneği Van için gösterilen duyarlılıktı.
Ancak saygınlık zor kazanılan ama çabuk kaybedilen bir haslettir.
Çarşı'nın Pluton'dan Etoo'ya, nükleer santralden Hasankeyf'e kadar pek çok konuda gösterdiği hassasiyeti kendi "varlık nedeni" ile yani Beşiktaş ile de göstermesini beklemek hakkımızdır.
Eğer sevdalısı olduğunuz kulubün başkanı Şike Soruşturması sürecinde Fenerbahçe'yi kurtarmayı kendisine görev edinmişse, eğer sevdalısı olduğunuz kulübün başkanı doğruları dile getiren -geçmişten beri dost olduğumuz- Altay Kulübünün başkanına "otur, haddini bil" demişse ve en beteri de sevdalısı olduğunuz kulübün başkanı "Fenerbahçemiz" sözcüğünü böylesine keyfiyet içinde kullanabiliyorsa, Çarşı'nın da bir tepki göstermesini beklemek hakkımızdır.
Aksi takdirde "Çarşı'nın neye karşı" olduğunu sorgulamaya başlarız ki o takdirde Çarşı'yı "Asi" yapan o A mahsun kalır....
Kusura bakmayın arkadaşlar, geçmişte çokça sorgulanan ve sizleri de çok rahatsız ettiğini bildiğim, "Çarşı - yönetim" iddialarını boşa çıkarmak içir tarihi bir fırsat elinizdedir. Bu fırsatı harcamamanızı tavsiye ederim.
En azından o Denizli maçında dayak yiyen Beşiktaşlılar için...isterim.
Benim duruşum ise şudur: Statta iki elimi havaya kaldırır ve çapraz sallarım:
YETER DEMİRÖREN
Ancak saygınlık zor kazanılan ama çabuk kaybedilen bir haslettir.
Çarşı'nın Pluton'dan Etoo'ya, nükleer santralden Hasankeyf'e kadar pek çok konuda gösterdiği hassasiyeti kendi "varlık nedeni" ile yani Beşiktaş ile de göstermesini beklemek hakkımızdır.
Eğer sevdalısı olduğunuz kulubün başkanı Şike Soruşturması sürecinde Fenerbahçe'yi kurtarmayı kendisine görev edinmişse, eğer sevdalısı olduğunuz kulübün başkanı doğruları dile getiren -geçmişten beri dost olduğumuz- Altay Kulübünün başkanına "otur, haddini bil" demişse ve en beteri de sevdalısı olduğunuz kulübün başkanı "Fenerbahçemiz" sözcüğünü böylesine keyfiyet içinde kullanabiliyorsa, Çarşı'nın da bir tepki göstermesini beklemek hakkımızdır.
Aksi takdirde "Çarşı'nın neye karşı" olduğunu sorgulamaya başlarız ki o takdirde Çarşı'yı "Asi" yapan o A mahsun kalır....
Kusura bakmayın arkadaşlar, geçmişte çokça sorgulanan ve sizleri de çok rahatsız ettiğini bildiğim, "Çarşı - yönetim" iddialarını boşa çıkarmak içir tarihi bir fırsat elinizdedir. Bu fırsatı harcamamanızı tavsiye ederim.
En azından o Denizli maçında dayak yiyen Beşiktaşlılar için...isterim.
Benim duruşum ise şudur: Statta iki elimi havaya kaldırır ve çapraz sallarım:
YETER DEMİRÖREN
Etiketler:
çarşı,
Fenerbahçemiz,
Serendipity,
şike,
Yıldırım Demirören
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)