9 Ocak 2018 Salı

Renewed hope for West Ham as Krasnodar's Smolov denies Besiktas links

Tom Seymour
@tomseyms
West Ham target Fedor Smolov denies Besiktas links to give Hammers renewed hope of signing Krasnodar striker.


Fyodor Smolov of FC Krasnodar celebrates after scoring a goal during the Russian Premier League match between FC Krasnodar v FC SKA Khabarovsk at the Krasnodar Stadium on Oktober 29, 2017... 


West Ham United have been given a potential boost in their pursuit of Krasnodar's Fedor Smolov as the striker denies reports from Turkey linking him with Besiktas.
As Sporx outlines, it was claimed by Turkish media that Smolov wanted a transfer to the Istanbul club but the hierarchy at his current team would not allow it.


Russia's Fedor Smolov celebrates after scoring the team's third goal during an international friendly football match against Spain.

However, Krasnodar have vehemently denied that these quotes belonged to the 27-year-old and it seems a move to Besiktas is not so certain as it once seemed.
This will give hope to West Ham United, who as the International Business Times reports have identified Smolov as a target in the current January transfer window.
David Moyes manager of West Ham United during the Emirates FA Cup Third Round match between Shrewsbury Town and West Ham United at New Meadow on January 7, 2018 in Shrewsbury, England. David Moyes, manager of West Ham United, during the Emirates FA Cup Third Round match against Shrewsbury Town.
The Russia international - who has 11 goals in 28 caps for the nation - has been in superb form in the Russian Premier League this season, scoring 10 times in 13 games since recovering from a hamstring injury.
Since joining Krasnodar in the summer of 2015, Smolov as scored 59 goals in 90 matches and could be exactly what David Moyes need as he looks to improve his Hammers attack.

12 Eylül 2012 Çarşamba

Çünkü askerler böyle istedi

 
12 Eylül'ün futbolcu mağduru
 
1981'deki kupa finalini Ankaragücü ve Boluspor oynadı. Evren statüyü değiştirmişti; kupayı alan 1. Lig'e çıkacaktı. Rövanşta Boluspor'a kupayı getirecek golü Minas 35 metreden attı ancak hakem iptal etti. Minas, "Çünkü askerler böyle istedi" diyor.
 
 
 
12 Eylül 1980 darbesi nedeniyle yargılanan Kenan Evren'den, "Kunta Kinte" lakaplı eski futbolcu Minas Asa da şikayetçi. Asa, "1981'de takımım Boluspor, Ankaragücü ile Türkiye Kupası finali oynadı. K upayı alan birinci lige çıkacaktı. Tribündeki üst rütbeli askerlerin baskısıyla attığım nizami golü iptal ettiler. Ankaragücü'nün kupayı almasını sağladılar. O gol verilseydi heykelim dikilecekti. Bolu'da efsane olacaktım. Evren'i Allah'a havale ediyorum" diyor. 1980-81 sezonuydu. Kunta Kinte lakaplı Minas Asa; Rıdvan, Sercan ve Halil İbrahim gibi efsane isimlerle birlikte 1. Lig takımı Boluspor'da oynuyordu. Boluspor tarihinde ilk kez Türkiye Kupası finaline yükselmişti. Rakibi ise, 12 Eylül darbesini yapan Kenan Evren ve arkadaşlarından 'torpilli' olduğu iddia edilen Ankaragücü'ydü. Bu iddianın arka planında Evren'in talimatıyla yapılan yeni bir düzenleme yatıyordu. Türkiye Kupası'nı alan takım otomatik olarak Birinci Lig'e çıkacaktı. Ankaragücü ise bir süredir 2. Lig'de mücadele ediyordu. O dönemin tek söz sahibi askerler ise bu duruma müdahale ederek statüyü değiştirmişti. Kupa finalinin ilk maçı 6 Mayıs 1981'de Ankara'da oynanmıştı. Maçı Boluspor 2-1 kaybetmişti.

GOLÜ VERDİ AMA...

O maçta Boluspor adına atılan tek golü Ermeni futbolcu Minas kaydetmişti. İkinci maç ise 13 Mayıs'ta, Bolu'da oynandı. Bolu'ya tek gol yetiyordu. 17 bin kişilik stadyum hıncahınç dolmuştu. Maçın 84'üncü dakikasında 35 metreden attığı şutla takımını öne geçirdi Minas Asa. Hakem Sadık Deda önce golü verdi, ardından yan hakemin ısrarla yanına çağırmasıyla iptal etti. Herkes şoktaydı. İddiaya göre, tribünde oturan üst rütbeli askerler, yan hakeme "İptal ettir golü" diye baskı yapmıştı. Böylece Kenan Evren, Türkiye Kupası'nı Ankaragücü'ne verdi. 3 Haziran'da Devlet Başkanlığı Kupası'nı da alan takım Birinci Lig'e yükseldi.

ONU ALLAH'A HAVALE EDİYORUM

Minas Asa, aradan yıllar geçip de 12 Eylül darbecilerine dava açılınca, ilk kez konuştu. Asa, o gün yaşananları şöyle anlattı: "Bolu'da oynanan maçın ilk yarısı 0-0 bitti. İkinci yarıda iki takım da gol için bastırıyordu. Nihayet aradığımız golü benim ayağımdan bulduk. Dakikalar 84'ü gösteriyordu. Bizim kaleci uzun bir degaj yaptı. Top havadan gelirken, yere düşmesini beklemeden, kafamla Halil İbrahim'e pas verdim. O da hiç beklemeden topu önüme düşürdü. Önümdeki defans oyuncusunun dengesi bozuldu. Yaklaşık 35 metreden, çok sert vurdum. Kaleci Adil topu ancak ağlarda görmüştü. Hakem Sadık Deda orta sahaya koştu. Bizde bir sevniç ki sorma, taraftarlar çığlık çığlığa. Ne olduysa golden sonra oldu. Tribünlerdeki komutanlarla konuşan yan hakem, Sadık Deda'yı yanına çağırdı. Golün üzerinden 3-4 dakika geçmişti. Deda düdük çaldı ve pozisyonun ofsayt olduğuna karar verdi. Gol iptal oldu. Maç berabere bitti ve Anakaragücü, kupayı Kenan Evren'in elinden aldı. Attığım nizami gol geçerli sayılsaydı Bolu'da efsane olarak anılacaktım. Kenan Evren heykelimin dikilmesine engel oldu. Evren'i Allah'a havale ediyorum..."
"MAÇ BİZİM" "Kunta Kinte" Minas sözlerini şöyle sürdürdü: "Maçtan bir gün önce Boluspor'un kamp yaptığı tesisin önünde olağanüstü bir hareketlilik vardı. Resmi plakalı araçlardan üniformalı askerler iniyordu. Genelkurmay'dan üst rütbeli subaylar, valiyle birlikte bizi ziyarete geldi. Hiç unutmam, Tatar Selahattin, ben, yardımcı antrenör 'Japon Rıdvan' dışarı çıktık. Askerlerden biri 'Yarınki maç için hiç umutlanmayın, maçı kazanamazsınız' dedi. Şaka sandık önce ama asker ciddiyetini bozmuyordu, hiç şaka yapar gibi bir hali yoktu. Maçta yaşananlar kampta rütbeli askerlerin söylediklerini doğrulamıştı." Karabük, Bursa, Bolu, Adana Demirspor ve Eyüp'te futbol oynadığını belirten Asa, "Her iki ayağımı da kullanıyordum. 11 yıl profesyonel futbol oynadım. Sezon başına ortalama 15 golüm vardı. O maçta maddi manevi büyük kaybım oldu. Bana, 'Efsane Minas' diyorlar. Bolu'ya her gittiğimde omuzlara alıyorlar. Deda o golü verseydi tarihe geçecektim" diye konuştu.

KUNTA KİNTE LAKABININ HİKÂYESİ1980'li yıllarda, kölelik konusunu işleyen 'Kökler' herkesin takip ettiği bir diziydi. Minas 'Kunta Kinte' lakabı için, "Kısa saçlıydım. Takımda sağ bek oynayan İbrahim bana, 'Sen Kunta Kinte'ye çok benziyorsun' dedi. Öyle kaldı adım. Maçta uzun top atarken bana 'Kunta' diye bağırırdı arkadaşlarım" diyor.

'MÜDAHALE YOK O GOL OFSAYTTI'
Kupa finalini yöneten hakem Sadık Deda, "Golü, ofsayt olduğu için iptal ettim" diyerek iddialara yanıt verdi. Yaşananları 31 yıl sonra net hatırlamasının mümkün olmadığına dikkat çeken Deda sözlerini şöyle sürdürdü: "Golü yardımcı hakemimin bayrağıyla iptal ettim. Stadyumda her iki takımın taraftarları da vardı. Askerle konuşup golü iptal ettiğim iddiası doğru değil. Çok güzel bir maç yönettim. Yardımcı hakemlerim kimdi hatırlamıyorum. Ben golü iptal ettiğimde top kaleye gitmemişti bile. Aktif alanda bulunan bir Bolu oyuncusundan dolayı iptal kararımı vermiştim. Müsabakanın bitiminde bir gerginlik olmadı. Askerle falan konuşmadım. Böyle birşey olmaz, olamaz."

11 Eylül 2012 Salı

Niçin Statlara Gitmiyoruz?

 
 

Ahmet Orhan - Bir ülkenin futbol ülkesi olup olmadığını anlamak için futbolun oynandığı yerde izlenme oranına bakmak yeterli. Türkiye sohbet ortamlarının ilk iki maddesinin siyaset ve futbol olmasına rağmen, yayıncı kuruluş tarafından bu alana akıl almaz bir kaynak aktarılmasına rağmen ve hatta derbi günleri ülkede hayatın durma noktasına gelmesine rağmen ülkedeki statların doluluk oranı şaşırtıcı bir biçimde düşük.

Zaman zaman futbol yorum programlarında da bir eleştiri olarak gündeme gelir bu konu. Karşılaştırmalı olarak bakıldığında Premiere League’in stat doluluk oranı %92,2. En dolu tribünlere oynayan ikinci lig olan Bundesliga’da ise oran  %89,6. Türkiye’de ise sadece 4 büyüklerin statlarının doluluk oranı %60’lar civarında. Bu ortalamaya Süper Lig’de top koşturan diğer 13 takımın statlarını da dâhil edince sonuç çok daha vahim oluyor.

Maça mı 1 Mayıs’a mı?
Türkiye’de oranların düşük olmasındaki önemli faktörleri düşünecek olursak ekonomik koşulların belirleyici olduğunu göz ardı edemeyiz. İkinci bir faktör de statların fiziki koşulları, trafik sıkışıklığı, otopark sorunu, giriş çıkışlardaki yığılma vb. Statların asayişi algısı da insanları uzak tutan faktörlerin başında geliyor. Güvenliğin polisle sağlanmaya çalışıldığı statlarda ya göz yumma nedeniyle ya da aşırı önlemlerden kaynaklanan sorunlar yüzünden Türkiye’de “maça gitmek”le Taksim’de 1 Mayıs gösterilerine katılmak arasında pek bir fark kalmıyor. Bu sezonun ilk derbisi olan Beşiktaş – Galatasaray maçında aşırı önlemlerin kendisi maç girişinde pek çok tatsız olayların yaşanmasına neden oldu. Kapı önlerine çekilen polis otobüsleri nedeniyle labirentlerden tek sıra halinde ilerlemeye çalışan taraftarların tansiyonu durduk yere yükseltilmiş ve sonucunda gözaltılar yaşanmış oldu.

26 Ağustos 2012 /BJK-GS maçı Eski Açık giriş kapısı
Holiganizmin statlara gitmeme sonucunu doğuran faktörler arasında alt sıralarda yer aldığını düşünmek yanlış olmayacaktır.

 Hillsborough’dan Sonra Premiere League
Statlar ve doluluk oranlarındaki bir başka belirleyici faktörün canlı yayınlar olduğu düşünülebilir; ancak Avrupa’daki örnekler bunun çok doğru olmadığını gösteriyor. Rasyonel düzenlemelerle hem yayın gelirlerinin arttırılabileceği hem de statlardaki doluluk oranının en üst noktada tutulabileceğinin canlı kanıtı Premiere League.  EPL sadece Britanya ya da Avrupa’da değil dünyanın her noktasında izleniyor. Bu yıl için uluslararası yayın ihalesinde %40 ile %70 arasında bir artış bekleniyor.

1989’da Hillsborough’da FA Cup yarı finalinde karşı karşıya gelen Liverpool ile Nothingam Forest, futbol tarihinin en acı olaylarından birisine şahit oldu. Aşırı izdiham ve yanlış güvenlik önlemleri nedeniyle 94’ü statta ikisi sonradan olmak üzere tam 96 Liverpool taraftarı hayatını kaybetti, yüzlercesi yaralandı. Meşhur Taylor Raporu, olayın nedenlerini şöyle özetliyordu: “… OIay günü sorumlu otoriteler gevşek ve kayıtsız davranmışlar, gerekli güvenlik önlemleri alınmamış ve polis taraftarlara kötü davranmış idi. Rapor aynı zamanda futbol kulüplerinin geleneksel yapısının bu tür olayları önlemedeki zaaflarını da ortaya koyuyordu. Kulüpler genellikle profesyonel beceri düzeyi düşük amatör kadrolar tarafından yönetilmekte idi ve bunlar kapasitelerinin üzerindeki sorumluluk alanlarına sahip çıkmakta güçlük çekiyorlardı. Kulüplerin şirketleşmiş olması ve patronluk sistemi ile yönetilmeleri onları daha etkin ve verimli bir düzeye getirmemişti” (Kutlu Merih, http://www.futbolekonomi.com/).

Tarihindeki bu faciayı örtbas etmek yerine tartışan ve sonuçlar üretmeye çalışan EPL’nin en önemli startejisi yayın akışının taraftardan çalmaması için ünlü Taylor raporuna yapılan eklemelerle statlara yatırımı zorunlu kılması oldu. Yani alt ligden EPL’ye yükselmek için sadece puan toplamak yetmiyor. Stadınızı da belli kriterlere göre düzenlemeniz gerekiyor. Böylece havuzdan alınan paranın belli bir bölümünü stat iyileştirmesi için harcamak kaçınılmaz oluyor. 1992’den bu yana EPL kulüpleri statlarına 4 Milyar Sterlin dolayında yatırım yapmış durumda. Bu rakam neredeyse transfere ayrılan para ile başa baş.

Bununla birlikte, AB yasaları gereği birden fazla yayıncı kuruluşun yayınladığı maç programında da düzenlemeler yapıldı. Yayıncı kuruluşlar bir takımın maçlarının 26’sında fazlasını 10’undan da azını yayınlayamayacaklardı. (Kaynak: İsmail Şayan, Hayatım Futbol Sayı 44, www.hayatimfutbol.com)



Böylece Taylor raporundan sonra oturulur hale gelen statlar her sezon sonunda yenilenerek seyirci için daha konforlu ve güvenli hale getirilmeye başlandı. Bu sürecin endüstriyel futbol ve seyirci/taraftar geriliminde tartışılması pek çok mecrada hala sıcak bir gündem olma özelliğini koruyor. Ancak statlarda daha konforlu ve daha güvenli maç seyrediyor olmak için taraftarlığı seyirciliğe kurban ediyor olmamız gerekmiyor. Taraftarlar da müşteri olmak zorunda kalmadan en iyisini hak ederler elbette.
 
http://www.premierligturkiye.com/?p=1012

6 Temmuz 2012 Cuma

Bağrına Taş Basmak


Serendipity- Son 6 ayda Beşiktaş adına yaşanan ne varsa aslında kah güldürdü kah öldürdü. Siyahı da var beyazı da.

Sezon başında Demirören sultasından kurtulmak için en dibe varmaya razı olacak hatırı sayılır bir taraftar grubu vardı. Zaten dibe vurulmuştu; ama -mış gibi yapılarak idare ediliyordu uzun süredir.

Demirören’in bir futbol mucizesi olarak adlandırılacak biçimde Federasyonun başına geçmesiyle; artık -mış gibi yapan kimse kalmadı ortalıkta. Takke düşünce zaten bildiğimiz kel göründü. İşte bu dibin dibini kazıyan kel durum umutsuzluk yerine bir bayram havası estirdi ortalıkta. İbrahim Altınsay ve FEDA hamleleri güneşe doğru yürümeye azimli taraftarı daha da heveslendirmişti. UEFA’ya yapılan ilk savunma ve “biz yeni bir yönetimiz, eski yönetimin hatalarını kabul ediyor ve tekrarlanmayacağını garanti ediyoruz” açıklaması aynı zamanda içeriye de bir mesajdı. Tüm bunlar olup biterken Milangaz gölgesinde bile olsa basketbol takımının adım adım zirveye yolculuğu, “ayağa kalktık, geliyoruz” diye coşturuyordu hepimizi.

 İlk çatlak teknik direktör arayışı sırasında belirdi. 5 benzemez’in adı bir arada telaffuz edilmeye başlandığında ilk darbeyi de yedik, İbrahim Altınsay, gittim ben dedi. Bu haber, BBL şampiyonluğunu bile gölgeledi kimileri için. Ardından at başı giden iki süreç mide bulandırıcı oldu. Birincisi Levent Erdoğangillerin şantajıyla iş başına getirilen Samet (ki, küfürleri kulaklarımızda hala) diğeri de açıkça istenmediğimiz halde stat dilenciliği. Küçülme ve futbolculardan indirim talebinin kötü yönetilmiş olması da cabası elbette.

Samet konusunu bir sonraki paragrafa bırakmak üzere stat konusunda bir iki söz söylemek gerek. Türk Telekom Arena (ki bence adı Ali Sami Yen’dir) konusunda Beşiktaş taraftarının muhatabı Galatasaray taraftarı; Beşiktaş yönetiminin muhatabı Galatasaray yönetimidir! Bakanla, başbakanla futbol âlemi arasında kalın bir çizgi olmalıdır. İnönü (Şeref Bey) nasıl bizimse TT Arena (Ali Sami Yen) da Galatasarylıların evidir. Adam seni evine almak etmek istemiyorsa araya patronları sokup zorla girmeye çalışmanın âlemi yok. İstenmiyorsan uzak dur. Yarın bir gün, bugünkü gerilimi iş edinen iki üç ergen Taksim’de birbirine girip, arbededen bir bıçak darbesiyle mağlup ayrılacak olan tarafın vebali boynunda olur.

Bu süreçte “yönetim yenidir, acemilikleri olacaktır” diye düşünmek de gerekiyordu. Nihayetinde gerçekten taş ve altındaki elleri görmezden gelmenin hakkaniyeti de âlemi de yoktu. Ancak Samet hamlesi akıl alır gibi değil gerçekten. Kariyer gak guk demeyeceğim, bunların her biri mikro egemenliklerin meşrulaştırma araçları. Carlos Carvalhal ile Samet Aybaba’yı kefelere koyduğumda bana Carlos daha Beşiktaşlıydı gibi geliyor. Aybaba ailesi dışında Samet’in “Beşiktaş’ın Çocuğu” olduğunu hala söyleyen bir tek L. Erdoğangiller kaldı sanırım. Rıza’ya, Şifo’ya, MAF üçlüsüne büyük haksızlık bu. İlk icraatı Ernst’i kesmek olan bir hoca başarılı olsa bile takımın başında görmek isteyeceğim bir hoca değildir. Susurluk, Ali Fevzi Bir ve benzeri isimlerle yan yana anılmış bir teknik direktör benim için zaten bitmiştir. İki gün sonra Mehmet Ağar’ı ziyarete giderse şaşırmayacağım.

Bu sezon bağrıma taş basıyorum. Kombine konusu belli değil ama alsam da almasam da bu yıl benim için Beşiktaş yılı değil.

13 Haziran 2012 Çarşamba

Bir Emanetçi Olarak Mustafa Denizli


Serendipity- Fikret Orman göreve geldiğinde 8 yıllık bir kâbustan uyanmışçasına her şeyin çok iyi olacağına ilişkin çocuksu bir mutluluğa kapılmıştık. Sanırım, Orman başta olmak üzere yeni yönetimin tüm elemanları da aynı şeyi hissediyorlardı. Ancak günler ilerledikçe durumun tahmin edilenden de vahim olduğu ve öyle bir iki sezonda düzeltilemeyeceği anlaşıldı. Ne de olsa kozmik odaya girilmişti ve tüm kirli çamaşırlar oradaydı.

Kulüp aleyhine açılan davalar, bir türlü denkleştirilemeyen bir bütçe, vergi kaçakçılığı suçlamasının üzerine bir de Avrupa’dan men gelince yönetim de biz de çocuksu düşten uyanmış olduk. Futbolculardan talep edilen indirim sonucunda kimlerin kalacağı bile belli değil henüz.  Yönetimde birer Truva atı gibi duran bazı yöneticilerin her adımı sabote etmeye çalıştığını da düşünürsek, Fikret Orman’ın kendisini nasıl bir kuyunun içinde bulduğunu tahmin etmek zor olmayacak. Ha bir de şike sürecinin UEFA’dan nasıl döneceği konusu var elbette.
 
 
1 Mayıs’ta UEFA’dan çıkan “geçici” af, Orman yönetiminin özgüvenini şişirmiş ve bir iki gün önce gönüllü personel olarak aldıkları İbrahim Altınsay ile –bence- samimi bir biçimde projeler üretmek için düğmeye basmışlardı. Gel gör ki, işler öyle yürümedi. Cem Bilge ve Altınsay’ın istifaları başkanın zaten değişmekte olan stratejisini uygulamaya koyması için bir fırsat yaratmış oldu.

Önümüzdeki birkaç yıl boyunca hem kulübü düzlüğe çıkarmak hem yeni stat yapmak hem de sportif başarı kazanmak hiç mümkün görünmüyor. Ama biliyoruz ki, sportif başarı yoksa kelle avına çıkmış yönetici, gazeteci, digitürkçü kim varsa bir anda tepenize çöreklenir ve hiçbir projenizi hayata geçiremezsiniz.

İşte böyle bir durumda Mustafa Denizli’nin akla gelen ilk isim olması çok normal. 2009’un çift kupalı hocasının asıl başarısı o kupalardan çok yönetimle kamuoyu arasında bir tampon bölge oluşturmasıydı. Oynattığı futbol eleştirilse bile hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bir yönetici olarak Denizli ismi, eğer anlaşma sağlanırsa, başkana ve yönetime geniş alanlar bırakacak gibi görünüyor. Bu geniş alanların değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini göreceğiz. Ama kesin olan şey şu ki, o çocuksu mutluluğun vaat ettiği “yeniden yapılanma” Mustafa Hoca’yla birlikte başka bir bahara bırakılmış olacak. Hoca eldeki malzemeyle takımı kurar, çıkar oynatır. Başarı gelirse ne ala; ama gelmezse de bir paratoner olarak Denizli, yönetime üç maymunları oynama şansı verir. Eğer bu birliktelik beklenmedik bir anda sekteye uğramazsa ve bu zaman zarfında kulübü hukuksal ve ekonomik olarak düze çıkarmaya çalışacak olan yönetim bu çabasında ilerleme kaydederse ancak o zaman “yeniden yapılanma” gündeme gelebilecek.
 
 
Yani cenazeye gitmek için çocukları komşuya bırakır gibi, zor günlerde futbol şubesi güvenilir bir emanetçiye teslim edilecek.
Yeniden yapılanma, altyapıyı belli bir felsefeyle oluşturma ve genç takımlarla A takım arasındaki sağlıklı köprüyü kurma işi, pek çoğumuzun düşündüğünün aksine büyük bir yatırım gerektiriyor aslında. Hem maddi hem de entelektüel bir yatırım. Böyle düşünüldüğünde Altınsay’ın göreve erken gelmiş ve yine çok erken gitmiş olduğunu söylemek mümkün. Yazık oldu.


15 Mart 2012 Perşembe

Büyük Ünlü Uyumu: CARVALHAL

Serendipity - Geldiği gün pek gürültü koparmasa da Digiturk’un sezon öncesi teknik adamları topladığı programda Carvalhal bütün dikkatleri üzerine çekmişti. Şansal’ından (kekeç kekeç ıkınması) Rıdvan’ına (Aureillo’ya Oleryo deyişi) yabancı topçu isimlerinde çuvallayan basınımızın en büyük derdi Carlos Carvalhal diyemeyişi oldu. Birden hocanın soyadının okunuşunun çok zor olduğu fikrinde birleşildi. Allahtan hoca imdada yetişti de “bana Carlos deyin yeter!” diyerek rahatlattı tayfayı.

Bunu duydular ya, başta Şansal’ın Sami Yen sansarı  Ömer Güvenç yıllarca karşılarında süklüm püklüm ezildiği teknik direktörlerin hıncını almaya başladı. “Karlos takımın oyunundan memnun musun la bebe!” tadında her maç sonrası ezikliğini törpüledi durdu. Tüm o insaniyetli tavrına rağmen aynı zamanda zeki de olan Carvalhal hiç ara vermeden, takım elbise altına giydiği (kamera boydan almıyor ya) spor ayakkabıları yapıştırdı Güvenç’in suratına “bak yine o uğurlu ayakkabılarını giymişsin”.

Halbuki adamın adı sadece 3 hece KAR-VAL-HAL. Hem büyük ünlü uyumuna da uygun. Ama KAR-LOS da olur tabi. Sevdiğimiz isimlerdendir.
Eğer bu akşam Madrid maçında (tur önemli değil) iyi bir performans koyarsa ortaya benim yazımın başlığı hazır “ÇAKAL KARLOS”.

27 Ocak 2012 Cuma

İki kupanızı da fenerbahçenizi de alıp gidiniz!

 Tavrımız Rıdvan Akar gibidir:


 Çarşı neden Demirören söylemine karşı değil?


Beşiktaş taraftarı olarak bizler kendimizi Çarşı olarak bilinen o büyük şemsiyenin altında hissederiz. Zira Çarşı pek çok konuda bizim adalet ve vicdanımızla örtüşen bir duruş sergilemiştir. Bunun son örneği Van için gösterilen duyarlılıktı.

Ancak saygınlık zor kazanılan ama çabuk kaybedilen bir haslettir.

Çarşı'nın Pluton'dan Etoo'ya, nükleer santralden Hasankeyf'e kadar pek çok konuda gösterdiği hassasiyeti kendi "varlık nedeni" ile yani Beşiktaş ile de göstermesini beklemek hakkımızdır.

Eğer sevdalısı olduğunuz kulubün başkanı Şike Soruşturması sürecinde Fenerbahçe'yi kurtarmayı kendisine görev edinmişse, eğer sevdalısı olduğunuz kulübün başkanı doğruları dile getiren -geçmişten beri dost olduğumuz- Altay Kulübünün başkanına "otur, haddini bil" demişse ve en beteri de sevdalısı olduğunuz kulübün başkanı "Fenerbahçemiz" sözcüğünü böylesine keyfiyet içinde kullanabiliyorsa, Çarşı'nın da bir tepki göstermesini beklemek hakkımızdır.

Aksi takdirde "Çarşı'nın neye karşı" olduğunu sorgulamaya başlarız ki o takdirde Çarşı'yı "Asi" yapan o A mahsun kalır....

Kusura bakmayın arkadaşlar, geçmişte çokça sorgulanan ve sizleri de çok rahatsız ettiğini bildiğim, "Çarşı - yönetim" iddialarını boşa çıkarmak içir tarihi bir fırsat elinizdedir. Bu fırsatı harcamamanızı tavsiye ederim.

En azından o Denizli maçında dayak yiyen Beşiktaşlılar için...isterim.

Benim duruşum ise şudur: Statta iki elimi havaya kaldırır ve çapraz sallarım:

YETER DEMİRÖREN

31 Ekim 2011 Pazartesi

Kulüpte birileri var sanki

Pazartesi mesaisine başlarken, yumuşak bir geçiş olsun diye orayı burayı kurcalarken, Türkiye Bilişim Derneği Bilişim Dergisi'ne kulüp tarafından gönderilmiş bir Bilgisayar Teknolojileri yazısı dikkatimi çekti.
Yazı genelinde genel geçer kabullerin dışında önemli katkılar bulunmasa da birilerinin bu konuda kalem oynatması bile sevindirici geldi bana. Yazıya şuradan da ulaşabilirsiniz: http://www.bilisimdergisi.org/index.php?sayi=son 

Kullanılan imajlar ne alaka anlamadım ama olsun...


Beşiktaş J.K.: Kulüpler artık hiç olmadığı kadar yönetsel bilgi sistemlerine ihtiyaç duyuyor
“Dosya” sayfalarımız için iletişime geçtiğimiz spor kulüplerimiz arasında Beşiktaş (BJK) Spor Kulübü yetkilileri, gönderdikleri yazı ile katkıda bulundu. Sporda BT’nin halen gerektiği kadar kullanmadığına dikkat çeken Beşiktaş, futbol takımında birtakım teknolojik yeniliklerden yararlanıyor, sporcu sağlığı ve gelişimine ilişkin test ve ölçümler yapıyor. Gerek kurum ile müşteriler arasındaki ilişkilerin tesisi ve yönetimi, gerekse tüm kurumsal faaliyetlerin konsolidasyonu ve analizi için spor kulüplerinin yönetsel bilgi sistemlerine ihtiyaç duyduğuna işaret eden BJK’da, fonksiyonel departmanlar ve sportif branşların ihtiyacı olan yazılımlar, BT bölümünce geliştirilip kullanıma sunuluyor. Oluşturulan Ar-e grubu ise maç analizleri ve video programlarını kullanıyor.

Önümüzdeki yıllarda sporda BT kullanımının olmazsa olmaz noktasına geleceğine dikkat çeken BJK’da, fonksiyonel departmanlar ve sportif branşların ihtiyacı olan yazılımlar, BT bölümünce geliştirilip kullanıma sunuluyor.
BT, sporu ve sporcuyu daha kolay hedefe ulaştıracak ve hatta hedeflerin büyümesinde çok önemli rol oynamaktadır. Sporun içerisinde BT kullanımı olmazsa olmaz noktasına gelecektir diye düşünüyoruz. Teknolojinin gelişimi hayatımızda bir çok değişime, yeniliğe yol açtığı gibi sporsal alanda da, gelişime, değişime ve ilerlemeye yol açmaktadır. Birçok spor branşında sporcu yetiştirilmesinin yanı sıra spor dallarında yeni rekorların kırılması, sporcuların daha az sakatlanmaları sakatlandıkları takdirde yaptıkları sporlara geri dönme süresi kısalmaktadır. Örneğin yüzme sporunu ele alırsak gerekli ergojenik yardımcılar sayesinde (sürtünme azaltıcı mayolar) ulaşılması güç rekorlar kırılmıştır. Yine futbolda yapılan biyomekaniksel testlerde oyuncunun topa vuruş açılarının ağırlık merkezine göre hesaplanarak daha doğru duruş ve açılarla en iyi performansı göstermesine yardımcı olmaktadır. Şu an BT pazarının olması gerektiği kadar çok kullanıldığı söylenemez ama kullanımın hızla yaygınlaştığını söyleyebiliriz. Önümüzdeki 3-5 yıllık periyotlarda BT kullanımı daha belirgin hale geleceğini düşünmekteyiz. Bilindiği üzere profesyonel spor artık bir endüstri haline gelmiştir. Sporcularda bu endüstride en önemli yere sahiplerdir. Sporcuların sağlıklarının korunması doğrudan performansını etkileyecektir. Bu yüzden ergojenik yardımcılara ayrılan maddi destek artmakta sporda bilişim teknolojisi gelişmektedir. Çok değil bundan 10 yıl önce bir futbolcunun bacak kırılması en az 9 ay sahalardan uzak kalmasına sebep oluyordu fakat artık gelişmiş teknolojinin sayesinde kırılan bölgeye oksidasyon uygulanarak bu süre hemen hemen yarı yarıya indirilmektedir. Ülkemizde dünyada olan gelişmeleri yakından takip etmektedir. Spor alanında üniversitelerin açılması bölümlerin branşların arttırılması bu alana duyulan önemi belirtmektedir. Federasyonların dünya federasyonları ile yapmış oldukları interaktif eğitimler ile yetiştirilen antrenörler ve sporcular bu pazarın devamlı aktif olmasını ve gelişimin devamlı olmasını sağlamaktadır.
Kulüp ve federasyonların yaklaşımları
Özellikle hedefleri olan büyük kulüplerin BT kullanımı konusunda daha aktif olduğunu söyleyebiliriz. Federasyonlarımızın da özellikle milli takımlar departmanlarında BT den çok yoğun olarak faydalanıldığını biliyoruz. Milli takımlarımızda bilgiye çabuk ulaşabilmek ve bu amaçla teknolojinin kullanımı vazgeçilmez büyüme ve gelişme unsurudur. Spor alanında bizden önde olan ülkeler bilişim teknolojisine olan önemi gerektiği kadar göstermektedir. Örneğin A.C. Milan kulübü transferlerini yapmadan önce futbolculara diğer kulüplerden farklı olarak bazı özel testlere sokmaktadır. Futbolcudan ileriki yıllarda kâr edip edilemeyeceğini araştırmakta günlük performansa göre transfer yapılmamaktadır. Ancak ne yazık ki ülkemizde saman alevi gibi parlayan sporculara ödenen uçuk fiyatlar kulüplerin bütçesini sarsmakta sporun gelişimini engellemektedir. Bilişim teknolojisinin gelişimiyle federasyonların maçlardaki güvenliği arttırmasından, sporcu yetiştirilmesine kadar birçok alanda etkinliği artmıştır.
Sporda insan kapasitesinin yükseltilmesinde BT kullanımı
Artık kişiye özel çalışma programlarının kullanıldığı ve uygulandığı sporumuzda BT kullanımı ile sporcu kapasiteleri çok üst düzeylere çıkabilmekte ve bunun takım üzerindeki olumlu etkilerini maksimize etmeye çalışılmaktadır. Mevcut yapılmış bilimsel testler, yetenek seçimlerinde kullanılan testler, polar saatlerle yapılan antrenmanlar, kullanılan istatistiki veriler, maçlarda ve antrenmanlarda kullanılan edit işlemleri ile oyuncuların performansları ve rakip takımların hücum ve müdafaa sistemlerinin gösterilmesi, fiziksel uygunluğun yaptığı sporda kullanımı ve vücut kontrolünün bilimsel programlar kullanılarak kontrol altında tutulması (BKİ Vücut kitle endeksi) gibi daha sayabileceğimiz birçok detaylarda BT kullanımı zorunlu hale gelmiş, sporun ve sporcunun performansının üst düzeye çıkarılmasında kullanılmaktadır. Artık oyuncular, antrenörler ve kulüpler istediklerinde İnternet, mobil, vs. uygulamalarla bu bilgilere çok çabuk bir şekilde ulaşabilmekte ve anında uygulayabilmektedir. Bunun yanı sıra kendilerini diğer dünya ülkeleri ile kıyaslayarak çağın neresinde olduklarını da BT kullanımı ile görebilmekteler. Başta da söylediğimiz gibi bilişim teknolojisi spor ve sporcu gelişimini etkileyen en önemli unsurdur. Teknolojinin gelişimi yüzme branşında sürtünmeyi engelleyen mayo, 100 m. Koşularında sprinterlerin sürtünmeyi arttıran ve çekme kuvvetini arttıran ayakkabıları, futbolda polar saat kullanımının ve daha bir çok testin arttırılmasıyla sporcunun yorgunluk kapasitesini öğrenmeyi kolaylaştırması ve daha birçok branşta sporcuların beslenme ve diyet kontrollerini en iyi şekilde yapmasını sağlamaktadır.
Spor ve bilişim konusunda gerekli uzmanlıklar
a) Sporun ve Bilişimin Ekonomisi ve Gelişimi,
b) Halkla ilişkiler, Pazarlama ve Yaygınlaştırma,
c) Sistem Yönetimi ve Marka Değeri,
d) Finansal Hizmetler,
e) Toplam Kalite Yönetimi ve Personel Eğitimi,
f) Sağlık Kurulu,
Sonuç olarak BT kullanımı hayatımızın belki de farkında olmadan vazgeçilmezi olmuş ve gelişimimizin aynası olmuştur. Gerçekte daha bilinçli ve yönlendirerek BT kullanımı ile çok daha başarılı sonuçlara ulaşılabileceğinden eminiz. Spor ve bilişim konusunda, ergojenik yardımcılar, analistler, beslenme ve diyet uzmanları, kondisyonerler, bilgisayar uzmanları, uzman kişilerdir. Beşiktaş kulübünde futbol takımında kullandığımız birtakım teknolojik yeniliklerden yararlanıyoruz. Sporcu sağlığı ve gelişimi anlamında testler ve ölçümler yapılıyor. Bir Ar-e grubu oluşturduk; maç analizleri ve video programları kullanmaktayız.
BT bölümlerinin kulüplere ve spora katkısı BJK bünyesinde, bilişim teknolojilerinin nitelik ve nicelik olarak kullanımı, ülke geneli ve ortalamasının oldukça üzerindedir. 2000 yılından başlayarak sağlanan teknolojik gelişmeler ve kulüplerde kurumsallaşma bilincinin artması sayesinde sporda BT kullanımı gittikçe yaygınlaşmaktadır. Spor sektöründe de; ticari, mali, idari ve sınai faaliyetlerin yürütülmesinde BT kullanımı, diğer sektörlerden daha farklı değildir. Hatta spor sektörünün birbirinden farklı ilgi alanlarına yoğunlaşması sonucu, BT kullanımının yaygınlaşmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Tüm bu standart uygulamalardan farklı ve ilave olarak, bu sektörün ana teması olan sportif faaliyetlerin de izlenmesi ve değerlendirilmesi, otomasyon olmadan yapılabilecek bir iş olma sınırını çoktan aşmıştır. Özellikle performans değerleme, istatistik ve sayısal analiz söz konusu olduğunda sportif branşlar için geliştirilmiş özel yazılımlar kullanmak kaçınılmaz bir olgudur.
BT bölümleri bir hizmet grubu olarak, tüm kurumsal fonksiyonel bölümler gibi sportif branşların da BT kullanımını desteklemek, kolaylaştırmak ve hatta zorlamak durumundadır. Gerekli yazılımların ve donanımların temini ve tesisi ile kullanıcı eğitimlerinin sağlanması ve gerekli yazılım kütüphanelerinin oluşturulması konusunda da BT bölümleri yönlendirici olmak zorundadır. BJK bünyesinde, fonksiyonel departmanların olduğu kadar sportif branşların da ihtiyacı olan yazılımlar BT bölümü tarafından geliştirilmiş ve kullanıma sunulmuştur.
Artan rekabet ortamında, tüm diğer ticari kurumlar gibi sportif kurumların da kurumsal sürekliliklerinin devamı için müşterilerini memnun etmek zorunluluğu vardır. Gerek kurum ile müşteriler arasındaki ilişkilerin tesisi ve yönetimi için ve gerekse tüm kurumsal faaliyetlerin konsolidasyonu ve analizi için, artık spor kulüpleri eskiden hiç olmadığı kadar yönetsel bilgi sistemlerine ihtiyaç duymaktadır. BT bölümleri BJK’da olduğu gibi bu yapıları da kurmakla ve yönetmekle yükümlü olmalıdır.

23 Eylül 2011 Cuma

Kill Quaresma

Bursaspor 1 - 2 Beşiktaş



Serendipity - Bu akşam sonucu beklenmedik Bursaspor maçının ardından eski ama yeni bir tartışmanın içine düştük. Quaresma söz konusu olduğunda benim de duygularım dört bir penceresi açık cereyan yapan bir oturma odası gibi. Her bir pencereden bir rüzgar esiyor ve duygularımı oradan oraya uçuruyor. Ha, bu arada görüşlerine değer verdiğim pek çok futbol okur yazarı kadar “rasyonel” olamıyorum. 

Quaresma, unutulmasın ki, pek çok medyatik ve yanlış transferlere imza atan Demirören yönetiminin transferi değildir. Beşiktaş taraftarı iki yıl boyunca Q7 transferi için yönetimi adeta ablukaya almıştır. Yönetim popülist bir davranışla bu rüşveti vermiştir taraftara. Alves’in Athletico Madrid tarafından 500 Euro’ya alındıktan bir gün sonra Beşiktaş’a bonservisinin yarısı karşılığında 3 milyon Euro’ya satıldığını bugün öğrendim, örneğin. Q7 böyle bir transfer değildir.

Q7 eleştirileri neredeyse aynı noktada birleşiyor: takım için oynamıyor, kendine oynayarak takımı bozuyor! Bu yanlış bir saptama olmasa da örneğin, Fernandez’in Maccabi maçında ceza yayı önünde övgülerle alkışlanan top kaldırmaları, üç kişinin arasından çıkmaları ne kadar takım oyunu dahilindedir, sormak lazım. Burada Fernandez’i kurtaran bu spektaküler hareketlerin başarıyla sonuçlanmış olması mıdır, evet öyledir. Simao’nun vücut vücuda mücadelelerden yılmasının takım oyununu sekteye uğrattığını söylemek abartılı mı olur? Almeida’nın her on pozisyonun sekizinde ofsaytta beklemesini nasıl açıklamalıyız? Ya da müthiş kesici olarak övülen Toraman ya da Egemen’in önlerine düşen topu, beş metre ilerideki orta saha oyuncusuna değil de Allahverdi’ye asılmaları takım oyununu destekleyen hamleler mi?
Q7’nin ciddiyetsiz oynadığına ilişkin eleştiri de ikinci sırada geliyor. “Takımı yenikken kıçıyla top tutmaya çalışan adam” eleştirisine belli bir bağlamda katılmamak mümkün değil. Ama o bağlamın nasıl bir bağlam olduğunu da iyice sorgulamak gerek. Takımınız yenilebilir; ama oyuncularınız futbolun güzel oyun olma niteliğine katkıda bulunacak biçimde “şov” yapabilir. Neyin peşindeyiz, her hafta üç puanı cebe indirmenin mi yoksa oyunu güzel oynamanın mı? Her şeyi kazanç’a indirgeyince kaçınılmaz olarak üç puan eşittir başarı o da eşittir para, denklemini onaylamış oluyoruz. Kusura bakılmasın kimse de yanlış anlamasın, ezbere bir “endüstriyel futbol eleştirisi” geyiğine sardırmak niyetinde değilim.
Q7 yetenekli ama faydasız bir adam olabilir, takımına faydası olmadığı gibi zararı da dokunuyor olabilir; ama allah aşkına söyleyin, futbol dediğimiz şeyin seyirlik bölümü bir çuval keçiboynuzundan çıkan bir kaşık bal değil midir? Beşiktaş’ın son iki sezondaki jeneriklere konu olacak pozisyonlarının futbolculara dağılımı nedir? Yanıt vereyim, bu akşam İsmail’in attırdığı iki güzel golü görmezden gelirsek, iki adet Guti ara pası geri kalan hepsi Quaresma trivelaları, kıçıyla top durdurmaları, bacak araları vs’dir. Ha, tüm bunların takımın artı bakiyesine katkı yapmadığını söylerseniz bunu anlarım; ama o artı bakiyenin sağlanmasında en büyük emeği vermiş adam, İbrahim Üzülmez bu takımdan kovulurken pek çok arkadaşım neredeydi? Metin-Ali-Feyyaz’dan sonra bu takımın gerçek efsanelerinden birisi olmaya Pascal’dan daha fazla adaydı Üzülmez. Önce terlik kavgası ardından da yumruklama sonucu evlere şenlik bir basın toplantısıyla gönderilen Üzülmez’in ardından Kazan’da toplanıp Akaretler’e yürümeyen taraftarın bugünkü Quaresma’ya eleştiride bulunması bana fazlasıyla “sentetik” geliyor. Bu sentetiklik teknik açıdan bakıldığında iş görebilir. Ama futbola “teknik bakış”ın Demirören yönetimiyle herhangi bir farkı olmadığını düşünüyorum.
Bu tekniğin karşısına ruh’u koyarsak Quaresma’nın Pascal’dan daha fazla Asi Ruh olduğunu söyleyebilirim. Gole gidebilecek yolda daha güzelini, büyüleyicisini yapmak dışında oynayamayan bir adamdan söz ediyoruz. Başka türlüsünü beceremiyor adam. Ve emin olun Q7’nin Beşiktaş’la işi bittiğinde onu üçüncü sınıf filmlerde, kötü yarışma programlarında, reklamlarda görmeyeceğiz. Geldiği gibi gidecek, ben onda bu ruhu görüyorum yani asil bir tarafı olduğunu düşünüyorum.

Quaresma’yı öldürmeyin, lütfen!

15 Eylül 2011 Perşembe

Nefesine Kuvvet

Beşiktaş 5 - 1 Maccabi Tel Aviv

Serendipty -  Maç öncesi gerim gerim gerilen ortam tribünlere sirayet etmedi. Eski Açık'a gelen 10-15 kişilik bir grup bir süre huzursuzluk yarattıysa da taraftarın tepkisiyle pasifize edildi. 

Maç boyunca takım aman aman ışık vermese de "gol yollarında" mahir göründü. Aylar sonra biraz olsun sevindik nihayet. Skorboard mutluluğuydu bizimkisi, ama  olsun iyi geldi. Nihayetinde Beşiktaş'ın kötü ellerde kötü yönetildiğini unutmuş değiliz.

Benim için mutluluk daha maça gelmeden Kazan'ın önündeki kaldırımda başladı. İşte başlığın ve mutluluğun kaynağı: NEFESİNE KUVVET kızanım :)




10 Eylül 2011 Cumartesi

Alternatif bir kahvaltı tarifi



Eskişehirspor 2 - Beşiktaş 1

Serendipity - Bir domates ve 60 gr. peyniri küp küp dilimleyin. Küpler çok küçük olmasın, iki adet okey zarı büyüklüğü iyidir. Bir çorba kâsesi ya da büyücek bir kup'a doldurun. Altı ya da yedi tane siyah zeytini ilave edin. Üzerine biraz tuz biraz da kekik ekleyin, ben son zamanlarda biraz da sumak koyuyorum. Sonra dövdüğünüz bir diş sarımsağı bir çay bardağına boşaltın ve üzerine bir parmak kadar limon ile üç parmak zeytinyağı ekleyin ve bir çay kaşığıyla karışım beyazımsı bir hal alana kadar karıştırın. Sonra bu güzel sosu domates, peynir, zeytinli tasa boca edin. Güzelce karıştırın ve afiyetle yiyin. Yumurtaya hayır, beyaz peynire evet diyen vejetaryen arkadaşlar için alternatif bir kahvaltı tabağıdır bu. Arzuya göre içine biraz da -çok olmasın- yeşil soğan doğranabilir; ama asla kuru soğan değil. Olmuyor.

Olmuyor demişken... Eskişehir-Beşiktaş maçı mı? Olmadı tabi.
Sorun bugünkü 11'de miydi, hocada mıydı, yoksa olumsuz hava ve saha şartlarında mıydı? Ne o ne o  ne de o.
Sorun bu aralar 7,5 yılını dolduruyor. Önce Fener'in eskilerini, şimdilerde ise Juan Figer'in parlattıklarını takıma dolduran bir yönetim anlayışımız var. Transfere karşı değilim elbette, yerli - yabancı topçu gibi bir ayrım da yapmıyorum. Ama şöyle bir hassasiyetim var, bir kulübü ya bir işletme gibi yönetirsin ya da bir kulüp gibi. Beşiktaş yöneticileri bir işletme gibi yönetmeye yeminli görünüyorlar. Bu yöneticilerin başta Yıldırım Demirören'in "işletme" anlayışlarının ders niyetine üniversitelerin ilgili bölümlerinde okutulmasını öneriyorum. 

Başarı parolasıyla geldikleri yönetimde 7,5 yıla sığan bir şampiyonluk (M. Denizli'nin hakkını vereyim), üç-dört Türkiye kupası dışında herhangi bir başarı yok; kazanılan o kupaların nasıl kazanıldığına ilişkin de ciddi bir soruşturma yaşanıyor. Ama borç 7,5 kattan fazla artmış. Sahada başarılı değilsin, bütçen fena halde açık vermiş... İyi ki, benim şirketimde genel müdürlük yapmıyorsunuz... Neyse daha fazla kafa ütülemeye gerek yok. Herkesin bildiği, gördüğü şeyler bunlar. 

Bu da böyle bi post olsun işte.

15 Temmuz 2011 Cuma

Dinle başkan: Biz neredeysek Süper Lig orasıdır!


Simurg'u bilir misin?
Serendipity - Biz neredeysek Süper Lig orasıdır. Ama senin olduğun her yer, kestirmeden, tecimhaneden öteye gitmez. Sen tecimenliğinle biz taraftarlığımızla mevcudiyet bulmuşuz şu dünyada.

Güzel futbol dışında hiçbir beklentisi yoktur taraftarın. Başarı sadece güzel futbolun meyvesidir. Ha, bir yıl don vurur, dolu döker çiçekleri meyveleri toplayamazsın. Olsun seneye yine aynı heyecanla yeniden başlarsın bahçeni yeşertmeye. Çünkü kırk kuşun derdi Simurg'a ulaşmak olsa da kuşlar sonunda anlamıştır; aslolan 'yol'un kendisidir. O yolu kat eden her bir kuş Simurg olur sonunda. Taraftar bunu bilir. Uzun bir yola çıktığını, bu sabah olmazsa öbür sabah menzile ulaşacağını düşünür hep. Menzili kendisine çekmeye çalışmaz. Ona ulaşmak için çaba sarf eder.

Haysiyet yoksa şenlik de yok
Biz neredeysek Süper Lig orasıdır. Birinci, ikinci, üçüncü lig ya da küme, biz oradaysak şenlik yerine döner. Çünkü biz şenliğe dönüştüremediğimiz hiç bir yeri benimseyemeyiz. Maçı kazanmak için güzel futboldan, haysiyetli mücadeleden başka hiç bir yol mubah değildir. Bu da bizim esrimemiz için yeterlidir. Anlaman lazım be başkan, başarı bizim küçücük hayatlarımızda küçücük bir ayrıntıdır. Başarımız, dostların sırtımızı sıvazlamasıyla geçer gider. Ama şenlik; gece uyku tutmayıp "acep Feyyaz şimdi ne yapıyordur?" diye sabahlara dek gözünü tavana dikmektir be başkan.
[Zeki Demirkubuz'a selam olsun]
2009 şampiyonluğu hepimiz için çok buruktu, bunun nedenini bir gün size uzun uzun anlatmak isterim başkan.

Çocuğunun rızkı bize on yıl yeter
Biz içeride/dışarıda maçlara giderken çocuğumuzun rızkından kesiyoruz. Kulübü borçlandırdığın paralara "çocuğumun rızkı" diyorsun başkan. O rızıkla kapalı, eski açık, yeni açık ve hatta deplasman seyircisi on yıl derdini unutur, biliyor musun?
Senin oğlanın rızkını ömür billah göremeyecek on binlerce oğul kirli bir savaşta göğe ağarken; biz tribünde onlara ağıt yakıyoruz. sen o sırada oğlana Ronaldo'dan imzalı resim almakla meşgul oluyorsun ya, o da çok koyan bir şey be başkan.

Bu bir şike yazısı değil aslında

3 topçuyla taraftarın gönlünü fethettiğin yazıldı son bir yıldır. Ben gönül kapısının anahtarını sana teslim etmeye razı tek bir taraftar görmedim hiç, bilesin. Ha, bindirilmiş taraftar yarattın gerçi son 6 yılda, onlarda da gönül olmadığından saymıyorum.
Son iki haftanın manşetiyle ilgili bir kelam etmeye gerek yok. Taraftar, "eğer dahlin varsa boynun altında kalsın" açıklamasını yaptı çoktan. Şunu unutma ki, bu soruşturmadan aklanarak çıksak bile; bu sizin de aklandığınız anlamına gelmeyecek. Çünkü Beşiktaş taraftarı, konuya bulaşan diğer takımların taraftarlarından ayrı olarak, dik durmaya devam ediyorsa, bunun bir nedeni var, başkan. Beşiktaşlılık duruşu maruz kaldığı; ancak def edemediği bir yönetimin bu soruşturmalar sonucu sonsuza dek bertaraf edilebilme olasılığını hiç çıkarmıyorlar akıllarından.
Yani size kupayı iade ettiren o dik duruş, size karşı bir duruştur aynı zamanda.

Hanemizde yasal mermili komiserler dolaşıyor diye hemhal olmadık seninle başkan. Gönlümüzdeki tahtı kırarak yerleşmenden bu yana geçen zaman hiçbir acıya merhem olmadı henüz. Küme düşmek dert değil; sen ve ait olduğun sınıfın zihniyetiyle yaşayıp gitmekten kötüsü ne olabilir be başkan?

30 Ocak 2011 Pazar

12 puan birer birer kapanmaz!


İBB 2 - Beşiktaş 1

Serendipity- Bu akşam üzeri klasik bir Olimpiyat seferinden daha döndük. İçeride dışarıda bileğini bükemediğimiz tek takım Belediye. İnönü'deki maçtan sonra erken gelen mağlubiyetin, Schuster Dayı ve takım için iyi bir uyarı olduğunu düşünmüştüm. Bugünkü maça bakan Polyanna da şöyle düşündü, Beşiktaş taraftarının ve camianın geri kalanının içinde yaşadığı peri masalı düşünden uyanmasını sağlamış olması iyidir.

Bugün 45'e kadar takım, beklediğimiz baskıyı kuramamış olsa da daha dengeli bir oyun oynadı. Cenk'in kurtardıklarına tezat yediği gol ne Abdullah Avcı'nın ne de Dayı'nın hesabında yoktu. Üstüne gelen kırmızı kart da üzerine tuz biber oldu.

Bugünkü maça bakıp da Beşiktaş'ın savunmasında zaaf görenlerin aklına şaşmama izin verin. 1-0 geriye düştükten ve 10 kişi kaldıktan sonra Beşiktaş'ın kelle koltukta saldırmasından daha doğal ne olabilirdi ki. 12 puanlık farkı eriteceksen 1 puana razı olamazsın. Her maçta 3 puanı kovalamaktan başka şansın yok. Takım da bugün bu bilinçle saldırdı. Arkada verilen 4-5 pozisyon kaçınılmazdı. Bu pozisyonlarda Cenk'in nefis kurtarışları farkın açılmasını engellemekle birlikte bir gerçeği daha gösterdi, takım uzun zaman sonra en gerideki adamına çok güveniyor. Cordoba'dan sonra ilk kez oluyor bu.

Cenk'in yediği gol temiz Aurelio'nun kartı net. Ama Dayı'nın atılmasını anlamış değilim.

Son Not: Taraftarın içinde bulunduğu peri masalından uyanması konusunda söylediklerimi şöyle tamamlamak isterim. Tunus ve Mısır'da olanların Beşiktaş tribünlerinde herhangi bir yansıma yaratmamış olmasına çok takılıyorum. Fazlasıyla hayal alemine daldı taraftar.

22 Aralık 2010 Çarşamba

Feliz cumpleaños!


Feliz cumpleaños! Te deseo un nuevo inicio para cada día y un final feliz para cada noche.

Doğum günün kutlu olsun. Her gününün yeni bir başlangıç her gecenin mutlu bir son olması dileğiyle.